Gerçekten de, her ne kadar seçimi kazandığı için “Herkesin hükümeti olacağız, her kesimi kucaklayacağız” söylemiyle takdir topladıysa da Erdoğan’ın 22 Temmuz’dan sonraki tavrı öncekinden hiç farklı olmadı.
Ülkenin laik rejime saygılı olan milyonlarca vatandaşı adeta rakip bir parti muamelesi gördü.
“Laik elitler”den başlayıp “seçkinciler”e, “Kemalistler”e varan türlü çeşitli ayırımcılığa uğradılar ve hatta neredeyse, akıl mantık almaz şekilde “ordu ve yargının bile” dahil edildiği bir çeteyle özdeşleştirildiler.
Bunun yapıldığını kendi medyamızda gördüğümüz gibi, elbette o yayınlardan etkilenen dış medyada da gördük.
Eğer kapatma davasının sonucunda “kapatma kararı” çıksaydı hiç şüphe yok “Darbe ile, çetelerle yapamadıklarını yargı darbesiyle yaptılar” denecek, buna dış siyaset ve medya desteği de eklenecek ve kesinkes Anayasa Mahkemesi ile Ergenekon olayı arasında ilişki kurulacaktı.
Şimdi ise yalnızca -sanki AKP gerçekten Mahkeme kararını doğrularcasına laiklik karşıtı imiş ve laiklerle de hasımmış gibi- bir zıtlaşma, kutuplaşma havası sürüyor, inatla sürdürülüyor.
DIŞARDA UZLAŞMA, İÇERDE KIYAMET!
Devletin tüm önemli kurumlarının kilit mevkileri sistemli bir kadrolaşmayla ele geçiriliyor, gerçekleri anlatanlar baskıyla, tayinle, korkutarak susturuluyor. Toplumun büyük bir kesimindeki güvensizlik duygusu ve gelecek endişesi giderek artıyor.
Erdoğan ve Gül bölge politikasında “uzlaştırıcı rol”e soyunurken kendi ülkelerinde uzlaşı havasının tam aksine “fokur fokur kaynayan bir cadı kazanı” tablosu mevcut. Ve bu onları hiç de rahatsız eder gibi görünmüyor.
Ertuğrul Özkök’ün önerisi bu bakımdan önemliydi ama benim aklım yazının “Boğaz’da kadeh kaldırma” kısmına takıldı.
“İsterse içinde portakal suyu olsun ama bugün ötekileşen kesime kadehini kaldırsın” diyordu Özkök.
Son aylarda birçok gazete köşesinde “kadehle, içkiyle, şarap markası bilmekle, eğer kadınlardan söz ediliyorsa ‘dekolte’yle, dansla vs.” ile cumhuriyeti ve laikliği birlikte ananları gördük.
Çok daha önceden başlayan “laiklikle dindarlığı rakip gösterme, laiklerin dindar olmayacağı iddiasını empoze etme” çabaları iyice azıtarak laiklik adeta “içki, dekolte, dans” üçlüsü anlamına getirildi.
Bu nedenle Erdoğan Boğaz’da portakal suyu içecekse bence kadehe değil, bardağa koyarak içmeli.
O semtlerde oturanların veya rejime saygılı insanların hepsi kadeh kaldırmıyor, suyunu, portakal suyunu, kolasını bardakta içiyor.
Sanırım Ertuğrul Bey de bu görüşte yeterli bir haklılık bulacaktır.
Ayrıca... Zaten yakında iskele restoranda yasak, kule restoranda yasak, “tepe”dekinde, “vadi”dekinde, Boğaz’dakinde yasak diye diye içki içmek isteyenlerin gideceği restoran da bırakmayacaklar.
Sonra “satış”, arkadan “alış” yasaklanır, daha demokrat, hatta “en demokrat” yönetim içki meselesini halleder.
Bakalım oruç tutmayanların işlem göreceği günlere ne kaldı?
Herkes bardak kaldırmaya ve desteklediği kişilerin koyduğu “demokratik yasak”lara uymaya alışsın bir an önce!
*****
Çok ustasınız Bay Bağış!
AKP Genel Başkan Yardımcısı Egemen Bağış Şaban Dişli ile ilgili konuşurken yine çok alâkasız bir konuya atlamış.
Önce belgeli, ispatlı ve yabancı medyanın bile “siyasi rüşvet skandalı” başlığıyla verdiği Şaban Dişli olayı için: “Son zamanlarda Dişli ile ilgili ithamlar ortaya atıyorlar. Biz bu konuda ancak arkadaşımızı dinledikten sonra karar veririz” demiş ki burada sanki suç değil de iddia varmış gibi yanılttıktan sonra Genel Başkanı ile de ters düşüyor (Erdoğan “Yetim hakkı yiyeni, yolsuzluk yapanı barındırmayız” demişti, bu hesapça Dişli’nin hemen istifasını istemesi gerekir).
Arkasından din istismarını yine unutmamış Bağış ve “CHP Genel Sekreteri Önder Sav peygamberimize, dinimize yaptığı hakaretten dolayı özür dilesin” demiş.
Dikkat edin Bay Bağış, elmalarla armutlar toplanmaz, hele bir partinin genel başkan yardımcısına bu istismar hiç yakışmaz.
Önder Sav Hac’ca gidecek bir arkadaşına aklınca espri yapıyordu, hoş bir espri değildi elbette ama işte bunun hesabı onunla Allah arasındadır.
Ama öte yanda Şaban Dişli’nin hesabı bu dünyaya aittir ve 70 milyon kişinin hakkı yenmiştir. Aynen kayıp trilyon (hiç de kayıp değil) davasının suçluları gibi...
Onun için bırakın dil oyunları yapmayı da Şaban Dişli’den istifasını isteyin. Bunu da yutturamazsınız... Unutulmaz!